Yüksek lisans…
Bitti…
Bir özgür yazılım destekçisi olarak elimden geldiğince özgür yazılım kullanmaya dikkat ediyorum. Ancak son birkaç aydır dizüstü bilgisayarımın fanı fena şekilde hızlı ve sesli çalıştığından linux kullanamaz olmuştum. Tez yazmakla uğraştığım için de sorunun çözümü için araştırma yapmaya pek vakit bulamamıştım. Bu haftasonumu bu soruna ve karşılaşabileceğim diğer sorunlara adamaya karar verdim.
Öncelikle kullandığım bilgisayar; Acer TimelineX 4820TG. Bu modelde ATI Radeon HD5650 ekran kartı mevcut. Pil süresini uzatmak içinse Intel’in ürettiği dahili bir ekran kartı yerleştirmişler. Dolayısıyla bilgisayar fişten çekildiğinde otomatik olarak Intel ekran kartı devreye giriyor ve pil süresi 4-5 saate çıkıyor. Ekran kartları arasında geçiş yaparak pil süresini uzatmak için şuraya bakabilirsiniz.
Gelelim cayır cayır ısınan bilgisayara ve deli gibi dönen fana.
Bu sorunun nedeni şurada belirtildiği gibi, linux kerneliymiş. Ne yazık ki hala da düzeltilebilmiş değil. Bu nedenle bilgisayar hem deli gibi enerji tüketiyor hem de ısınıyor. Bu sorundan kurtulmak için webupd8′te belirtildiği gibi aşağıdakileri uyguluyoruz:
Öncelikle terminale aşağıdaki komutu veriyoruz. Gedit, gnome ile gelen varsayılan kelime işlemcisi. Kendi kelime işlemcinize göre bu komutu uyarlayabilirsiniz.
gksu gedit /etc/default/grub
Daha sonra açılan sayfada şöyle bir kod görmelisiniz:
GRUB_CMDLINE_LINUX_DEFAULT=”quiet splash”
Bu satırda ufak bir değişiklik yapılması gerekiyor:
GRUB_CMDLINE_LINUX_DEFAULT=”quiet splash pcie_aspm=force”
Daha sonra dosyayı kaydedip kapatıyoruz ve terminale aşağıdaki komutu veriyoruz:
sudo update-grub
Evet, ilk aşamamız tamamlandı. İkinci aşamada bilgisayara AMD tarafından sağlanan resmi sürücüleri yüklememiz gerekiyor (Elbette benim ekran kartım ATI olduğu için). AMD’nin sitesinden size uygun olan sürücüyü indirdiğinizde elinizde bir adet ati*.run dosyası olmalı. Bu dosyayı yüklemek için terminale kısaca:
sudo sh ati*.run
komutunu vermemiz yeterli. Grafiksel bir yükleme sihirbazı ile karşılaşıyoruz ve aşamaları takip ederek yüklemeyi tamamlıyoruz. Son olarak terminale:
sudo apt-get install fglrx-updates
komutunu giriyoruz. Birkaç adet bağımlılık mevcut, bunları da yüklemek için onay verdikten sonra yükleme işlemi başlıyor. Her şey tamamlandığında bilgisayarımızı yeniden başlatıyoruz. Bu noktada benim gibi iki ekran kartına sahipseniz, bilgisayarınızın açılmama ihtimali var. Eğer bilgisayarınız açılmıyorsa BIOS’a girip Intel ekran kartını iptal ederek sadece harici ekran kartının etkin kalmasını sağlıyoruz. Bilgisayarımızı yeniden açtığımızda terminale:
acpi -t
komutunu vererek işlemci sıcaklığını görüyoruz. Benim için bu değer 55 C derecenin altına düştüğünde fanım normal hızına dönüyor. Ancak söylemeliyim ki, bu düzenlemeleri yapmadan önce bilgisayarımın sıcaklığı 63-65 C dereceyken, düzenlemelerden sonra sıcaklık 47-50 C dereceye düştü ve fan sesi normale döndü.
Unutulmamalı ki bu yöntem sadece fan hızını kesmek için uygulandı. Görüldüğü gibi dahili ekran kartı devre dışı bırakılarak dizüstü bilgisayarın batarya süresinden ödün verildi. Ben uzun süre pil desteği ile kullanmadığım için, benim açımdan bir sorun teşkil etmedi.
Evet, yüksek lisans tez günlüğümün son yazısı…
2011′in başında tez önerimin kabul edilmesiyle başlayan serüvenim 2012′nin başında sona erdi. Geçen bu bir yıla; bilgisayarda kodlanan testler, içilen Carlsbergler, yapılan uygulamalar, Jagermeister’ın tadı, Dexter’ın 6. sezonu, One Piece’in inanılmaz bölümleri, Viyana ve Budapeşte günleri, Haggard, Iron Maiden, Alice Cooper, Motörhead, askerlik nedeniyle kış günü Erzurum’a kadar gitmiş olmam, “ne de olsa bir daha yaparım” diyerek analiz çıktılarını kaydetmeyişim, yaptığım hatalı kodlamaları farkedişim, son saniye golleri ve Hobbit fragmanı damgasını vurdu.
Zaman zaman mitolojik kaynaklardan, zaman zaman izlediğim bir diziden güdülenerek tezimin başına geçtim. Kah tezimden nefret ettim, kah onu çok sevdim… Beni üzdüğü de oldu tezimin, gülümsettiği de. Ama her serüven gibi bu serüven de sona erdi ve tezim ile olan ilişkimizin sonuna geldik.
Türkiye’de yüksek lisans eğitimi aynı zamanda master olarak da anılıyor. Yurt dışındaki kullanım nedeniyle dilimize böyle geçmiş olsa gerek. Aynı zamanda yüksek lisans mezunları “bilim uzmanı” ünvanı alıyor. Bu nedenle ben de dün ölçme ve değerlendirme seminer salonunda “bilim uzmanı” olarak ilan edildim. Sanki şövalyeliğe kabul edilmiş gibi hissettim kendimi, ya da Sir ünvanı almış gibi. Ama ne bilim uzmanı, ne sir ne de şövalye… “Madem yüksek lisansa master diyoruz, ünvanım da master olmalı” diye düşündüm, ve kendimi Jedi Master ilan ettim. Vatan, millet ve tüm galaksi için kutlu olsun!
Ölçmenin gücü sizinle olsun…
Danışmanıma, jüri üyelerine ve tüm bu süreçte dırdırımı dinleyenlere teşekkürü bir borç bilirim…
Not: Kafa biraz büyük oldu, böyle daha çok sevdim. Karikatürize durdu. :)
I had no place to hide from the thunder…
So I wasn’t afraid anymore.-Darkestrah : Saga of Temudgin
Tezimle ilgili çalışmalarıma bir süre ara verdikten sonra önüme çıkan askerlik tecil işlemleri beni yeniden çalışmaya itti. Zira askere gitmem söz konusu olursa, en azından elimde taslak formu bitmiş bir tez olmalıydı. Dolayısıyla fırtınadan kaçacak yerim olmadığından, daha fazla tezimden korkmama da gerek yoktu.
Günler süren ayazın kesildiği bir bayram sabahına uyandığımda, “bu iş bitecek” dedim kendimce. Bitmeliydi. Zihnen çalışmaya hazır olmak için uzakdoğu sporlarına yöneldim ve bir Kore milli sporu olan Starcraft’la kendimi güne hazırlayarak okuldaki odamın yolunu tuttum. Uzunca bir otobüs yolculuğunun ardından sessizliğin hüküm sürdüğü kampüsüme ulaştım. Çalışmaya başlamadan önce son olarak kulaklıklarımdan şeytanın melodilerinin yankılandığını hatırlıyorum…
Ve iki günün ardından tez taslağım bitmiş, danışmanıma gönderilmeye hazır hale gelmişti. Mutlulukla koca bir boşluğu aynı anda yaşamıştım. Artık ne yapılacaktı? Danışmanımdan gelecek, düzeltmelerle dolu taslağı alıncaya kadar yeni araştırmalara yönelmeliydi.
Fakat onlar başka bir hikayenin konusu…
Ne üstte yıkıldı gök; ne de delindi yağız yer alttaki… Yaşıyoruz hala; töremiz Araplar tarafından bozulmuş belki, ama ilimiz hala dimdik ayakta!
Bin yıllardır bu dünyaya hükmeden bir neslin evlatları olarak, artık nefret ediyoruz kim olduğumuzdan. Söyleyemiyoruz “Türk” olduğumuzu. “Bozkurt” simgesi kullandığımızda faşist oluyor, Ergenekon’u övdüğümüzde terörist oluyoruz gerçek teröristler “demokratik hak”larını kullanırken…
88. yılını kutluyoruz bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin. Ne kadar da küçük bir sayı, 88. Oysa devam ettiriyoruz Atilla’nın, Bilge Kağan’ın, Oğuz Han’ın, Atatürk’ün kadim mirasını ve Arap kültürüne daha da çok bezenmemizi isteyen laiklik karşıtlarına inat; kutluyoruz bir kez daha Cumhuriyet Bayramımızı…
İşte! Duruyorum ayaklarımı hissetmezken ve bakıyorum gözlerimi delen rüzgara karşı. Orada dikiliyor; Angmar! Bir zamanların kralı, düşmüş Sauron’a karşı ve boyun eğmiş Morgoth’un kudretine.
Ben! Duruyorum yer sarsılırken ve duyuyorum zindanlardan yükselen çığlıkları. Orada; biliyorum. Valar’ın bir zamanlar hapsettiği karanlık… Orada…
Sen! Uzak diyarlardan gelip bu maceraya atılan yabancı. Belki de Mandos’un salonlarına yükselmeden önce göreceğim son yüz. Davran kılıcına, dua et tanrına; kadim baban Aule ya da rüzgarın efendisi Manwe’ye. Ya da Eru’ya Arda’nın yaratıcısı.
Bırak şimdi nefesini gırtlağın yırtılırcasına ve korkusu ol önündeki karanlıkların…
Çocuktuk bir zamanlar…
Harikalar diyarında Alice’i izledik, Peter Pan’in yoldaşı olduk Var olmayan ülke’de…
Ardından hayalgücümüz de büyüdü bizle…
Arda’nın sonsuz topraklarında at sürdük, kılıç kuşandık…
Bir kış gecesi, o eski şöminenin alevinden çok ısıttı içimizi yaşlı bilgenin anlattıkları…
Luthien’i aradık gerçek dünyada…
Hepimizin içinde birer Drizzt canlandı isyan ederken, yaşam felsefemiz oldu “Est solarus oth mithas”
Yaşamımız…
Onurumuzdu…
Ve büyüdük…
Gerçek dünyanın işleri engel oldu hayaller ülkesine geçmemize…
Ve zamanla yitirdik her şeyi…
Heyacanımızı…
Düşlerimizi…
Onurumuzu…
Blind Guardian – Imaginations From The Other Side dinlerken bir anda beynime doluşan düşünceler.
Fizik Öğretmeniyim. Beş yıl boyunca, alan derslerini fen-edebiyatla ortak hocalardan, eğitim derslerini ise kendi fakültemde, kendi hocalarımdan aldım. Mezun oldum; ünvanım: Fizik Öğretmeni.
Fen-Edebiyat mezunları ile aynı dersi, aynı hocadan alıp aynı sınava girdim. E madem Fizik öğretmeninin yanında bir de fizikçi deseler bana olmaz mı? Olmuyor. Çünkü ben fen-edebiyatlılardan bir yıl fazla okudum. Eh, fizikten yüksek lisans yapsam da bu alanda araştırma görevlisi olsam? Olmaz. Çünkü akademik kadro ilanlarında “fizik bölümü mezunu” şartı istiyorlar. Aynı dersi, aynı hocadan, aynı sürede aldım. Ama bir yıl fazla okudum. Ah işte o bir sene yok mu…
KPSS’ye gireyim; fizik öğretmeni olayım. Olmaz, ataması yok.
Dershanelere yalvarsam? Olmaz, fen-edebiyattaki dersler daha ağırmış. Onlar fiziği daha iyi biliyormuş.
Ücretli öğretmen olsam? Olmaz, sana kadar hayvan yetiştiriciliği mezunlarını alıyorlar. Sen de kimsin?
Eğitimden yüksek lisans yapayım; bari bu alanda ilerleyeyim. Olmaz, ben bir sene fazla okudum. Haydi yürü askere…
Fen-Edebiyat’ta okuyup, yata yata, “ben buraya para verdim yeaaaa” diye ağlayarak formasyon alsaydım bunların hiçbirisi başıma gelmeyecekti.
YÖK’teki hocalarım, Başbakanım, Cumhurbaşkanım…
Ülke politikasından elini çekmeyen dış mihrak abilerim.
Kapatın Türkiye’deki Eğitim Fakültelerini.
Gerek yok bu memlekette öğretmene. Hem fen-edebiyatlılar daha ağır görüyor konuları.
- Bir Necatibey Eğitim Fakültesi Mezunu.
Not: Milli Eğitim Bakanı bile nicedir Eğitim Fakültesi mezunu değilken benim yazdığım yazıya da bak. Ahaha çok safım doğrusu.
Güneş hiç olmadığı kadar sıcak vuruyordu yağız toprağa. Yerdeki yarıkların genişliklerine bakılırsa uzun zamandır susuz kalmıştı topraklar ve rengine bakılırsa kana doyalı çok olmuştu.
Sayısız savaş gören bu topraklar, bir yenisini daha atlatmıştı sonunda. 1071′de tanışmıştı ilk defa bu insanlarla ve elde edilen zaferleri saymamıştı bile. “Kollayan birileri olmalı” diye düşündü toprak. Derinlere sordu; Hades’e, Lucifer’e, Erlik Han’a…
Cevap vermedi kimse toprağa, “Ben onları terk edeli uzun zaman oldu” dedi Erlik, “belki babamdır” diye devam etti. Sonra mırıldandı: “Artık O’na inanmasalar da…”
“Maytere mi acaba?” diye düşündü toprak; yanıt alamadı. Sonra Ishtar’ın kahkahaları çınladı kulaklarında; “Gök, onlara kurt kanı bahşetti. Bu yüzdendir sayısız zaferler. Unuttular damarlarında dolaşanı, ne yazık. Ama o hala derinde ve canlı; dolaşıyor.”
Ayzıt geldi sonra, “Ağaçtan doğan onlar; Er-Sogotoh’un torunları. Yıkılmazlar… Unutsalar da şimdilerde, köklerine inanmayı kesseler de gerçek budur.”
Toprak büzüştü ve bir süre öyle kaldı.
Sonra, bin yıllık misafirlerini kucakladı bir kez daha; coşkuyla…
Zafer bayramımız kutlu olsun!
Tez günlüğüme ait ikinci yazıma başlarken, ilk yazıma göre biraz daha umutlu olduğumu söylemeden edemeyeceğim.
Kuzey fiyordlarından esip gelen İskandinav rüzgarlarının motivasyonuyla kendimi bu hafta kütüphaneye kapattım ve deyim yerindeyse Thor’un çekicini tezime indirmeyi başardım. Uzun süredir tezimle ilgili hiçbir şey yapmak istemiyorken; atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan’ın “Ey Türk titre ve kendine dön” sesini işiterek silkelendim ve üstümdeki miskinliği atmayı başardım. Evde dizi izlemekten ders çalışamadığım düşünülürse farklı bir ortamda çalışma zorunluluğum gün gibi ortadaydı. Ben de dizüstü bilgisayarımı çantama atarak kütüphanenin yolunu tuttum. Yüksek lisansın ilk senesinde 100-150 sayfalık raporları da kütüphanede çıkarmıştım sonuçta. Tanrı Dağı’nın tepesinde oturan Oğuz Han ve gökteki sarayında Ülgen, benim kütüphanedeki halimi görse eminim yanıbaşıma bir fıçı kımız gönderirdi; lakin şu an benim çalışmamla ilgilenemeyecek kadar meşgul olduklarını düşünmekteyim.
Neyse; üç gündür yüzümde ciddi bir bakış, önümde çeşit çeşit makale ve topladığım veriler; ve ben, tezimdeki ilgili araştırmalar bölümünü bitirmekle kalmayıp bulgular bölümünün de sonuna yaklaşmayı başardım. Bu süreçte alışılmışın dışına çıkarak daha önce kullanmadığım bir takım analizler kullandım; Psychometrika dergisinin Ölçme ve Değerlendirme (Psikometri) alanına kattıklarına bir kez daha şahit oldum. Ve şimdi; Aragorn’un Rauros şelalelerinde Uruk-Hai’lere kılıç çekerek adeta “Leeroy Jenkins” diye haykırması gibi ben de tezime geri yumuluyorum.
Önümüz bayram; belki de ölüler ruhlarını huzura kavuşturmayı diler ve bana tezimi yazmamda yardım ederek azaplarından azat edilirler.
O zamana kadar; Namarie…