18 Ağustos 2011 | Kategoriler: Öte Diyarlar

Kara göğün kollarında toplanan bulutlara baktı Gökhan, “gök bile yitirdiklerimize ağlayacak” diye geçirdi içinden. Doğduğu, nefes aldığı, yürüdüğü topraklarda yaşananlara üstteki göğün bile tahammülü kalmamıştı artık. Yağmur taneleri ile akıtacaktı acısını toprağa…

Yanılıyordu…

Anu kükreyerek indi aşağı.
Enlil’in sesi yırttı bulutları gökgürültüsü gibi.
Ishtar alaycı bir ifadeyle belirdi uzaktan. “Ben biliyordum” dercesine bakış atıyordu etrafına.
Evlatlarına bahşettikleri topraklarda yaşanan bu saçmalığa “son” deme vaktiydi onlar için.

Uzaklarda, çok uzaklarda; Tanrı Dağı’nın zirvesinde yıldırımlar çaktı. Timuçin ve Attila yumruğunu yere indirmiştii Oğuz Han elindeki kımızı yurdun ortasındaki alevler içine fırlatırken. Yaşı otuz insan ömrü olduğu sanılan Kam’ı çağırdılar ateşin başına. Kam elindeki davula her vuruşunda alevler canlandı, göz gözü görmez oldu. Kam’ın gırtlağından çıkardığı sesler anlamını yitirip ruhu bedeninden ayrılırken; Kam yere düştü. Alevler yeniden normale döndüğünde Ülgen ve Erlik duruyordu yurdun içinde. Bir şey söylemediler, olan her şeyden haberleri vardı. Yurttan dışarı çıktıklarında, önlerinde duran üç kurt, dokuz at ve kırk geyik onları bekliyordu.

Bir şey söylemediler.

Kam içeride titriyordu. Bir şey söylemeden…

Kurt, at ve geyikler bir anda koşmaya başlarken aynı anda gözden kayboldu Ülgen, Erlik, Oğuz, Timuçin ve Attila…

Anu, Enlil, Ea ve Ishtar yüzünü doğuya çevirdi; yaklaşan bir şey vardı güneş diyarından.

“GÖK” diye bir çığlık sardı Sümer topraklarını,
“YER” sesini işitti Eti’nin torunları…

Sümer tanrılarının yanında beliren Ülgen bir saniyelik duraklamanın ardından fısıldadı: “Üstte gök çökmedikçe; altta yer delinmedikçe…” ve Sümer tanrılarıyla aynı anda gözden kayboldu.

Oğuz, sadağından okunu çekerken “Gök girsin, kızıl çıksın” diye haykırdı.
Tanrı’nın kırbacı – Attila – kınından çekerken kılıcını bağırdı var gücüyle “Gök girsin, kızıl çıksın”
Timuçin eşlik etti onlara çifte palasını savururken…
Erlik’in gözleri kırmızıya çalarken vücudundan alevler yükseliyordu…

Ve Kandil Dağı, hiç yaratılmamış olmayı diledi…

14 Ağustos 2011 | Kategoriler: Öte Diyarlar

Üzülüyorum halimize; İskandinavlar geçmişlerini canlandırmaya çalışırken “dünya viking olsun” felsefesini izlemek yerine, “Odin kuzey diyarları üzerinde at sürüyor” diye şarkı yapıyor. Öte taraftan “Sümer’in çocukları, açın gözünüzü” sesleri yükseliyor Sümer’in torunlarından…

Oysa biz zor zahmet yapılmış Kök-Tengri şarkısının altında Türklerin herkesten üstün olduğunu tartışıyoruz. Bırakın artık bunu tartışmayı, şarkıdan keyif alın ey ahali. “Gök-tanrı koruyacaktır seni; Oğuz Han, Tanrı Dağı’ndan sana bakan” bu sözlerden keyif alın, kendinizi Orta-Asya bozkırlarında hissedin. Ama bırakın kimin üstün kimin ezik olduğunu.

Hepimiz pagandık işte. Vikingler Odin’e taptılar; biz şamanist olduk Göğe taptık. Vikingler Thor’un çekiciyle buz denizlerini kırıp sonsuz fiyordları fethettiler. Biz Göğün, Gök-tanrı’nın gözcülüğünde bozkırları arşınladık. Şimdi bırakın kimin üstün olduğunu; yok olan kültürünüzü canlandırın. Çünkü yakında hiçbir şey kalmayacak elinizde…

Türklerin yeniden türeyişini anlatan Ergenekon’u terör örgütüyle, Ergenekon’dan çıkışta yol gösteren Bozkurt’u da bir siyasi partiyle öylesine özdeşleştirmişiz ki.

Korkmayın artık özünüzden, kimliğinizden, kim olduğunuzdan.
Korkutmayın artık insanları “sen faşistsin” diye.
Bırakın yeniden yükselsin şaman alevleri
Manyak’ı içinde kadim Kam, yeniden uçsun göğe; Ülgen’e…

Ve Odin’le Gök Tanrı birlikte otursunlar; Odin kımız içsin, Gök-tanrı en hakikisinden bir maşrapa bira… Zeus eşlik etsin Ra ile birlikte. Morrigan gelsin sonra… Sümer tanrıları Enlil ve Ea görünsünler ufukta. Dünya pantheonu yeniden canlansın, ve kimse bundan rahatsız olmasın. Ya da kimse bununla kendini üstün görmesin…

Zira bu endüstri dünyasında herşey küreselleşirken; Türk, Viking, Yunan, Maya, Mısır, Sümer, Eti, Çin, Druid çocukları omuz omuza vermezse; elimizde kalacak tek şey McDonalds ve Starbucks olacak.

24 Temmuz 2011 | Kategoriler: Tez Günlüğü

Tez yazan herkesin aklının bir köşesinde günlük tutma fikri vardır eminim. Ama onca yoğunluğun arasında bir türlü bunu yapamayız. Hem zaten günlük tutacak ne vardır ki? Yumurta kapıya dayanana kadar pek bir şey yapmadığımızdan, tembelliğimizin günlüğünü tutacak halimiz yoktur.

Oysa ben, tez sürecini yarılayan birisi olarak, tembelliğimin de günlüğünü tutmamın faydalı olacağını düşünüyorum. Bu yüzden böyle bir günlük açma ihtiyacı hissettim. Bugüne kadar oluşturduğum günlüklerin hiçbirine gereken özeni gösteremediğimi düşünürsem, buna da özen göstermeyeceğimi ön-görebilirim. Neyse, varsın siber-çöplüğe bir günlük daha eklensin.

Bugüne kadar; alanyazını tarayarak bolca kaynak edindim. Onları okuyarak tez konumun sınırlarını çizdim. Tez önerimi hazırlayıp sundum ve ölçme araçlarımı geliştirerek M.E.B.’den gerekli izinleri aldım. Uygulamalarımın ilk yarısını yaptım ve veriler üzerinde ilk analizlerimi yaptım. Yaz boyunca Yöntem’e kadar olan kısmı bitirmeyi hedeflesem de bu hedefime ulaşabilecek miyim emin değilim. Ama şimdilik ortada böyle bir hedef var.

Gelişmeleri buraya yazarım artık.
Kalın sağlıcakla.

17 Temmuz 2011 | Kategoriler: Müzik

Motörhead sebebiyle sadece 1. gününe katıldığım Rock’n Coke sonrası bir yazı yazmak şart oldu.

Taksim’den İETT otobüsleri ile başladığım maceram, özel servisle Kadıköy’e dönüşüm ile son buldu. Bu ikisi arasında geçen süre ise oldukça keyifli ve profesyonel bir festivalle doluydu.

Festival alanına girişte kendimi hava alanına giriyor gibi hissettim. Yanyana dizilmiş X-Ray cihazları ve dedektörlerle güzelce arandıktan sonra açık yeşil bilekliğimi alarak festival alanına girmeyi başardım. Alana girdiğinizde size ikinci bir bileklik veriyorlar. Bu bilekliği önce Facebook hesabınız ile ilişkilendiriyorsunuz, ardındansa belirli noktalara bilekliği okutarak Facebook’tan durum güncelliyorsunuz. Benim ilk defa gördüğüm bir olaydı, dolayısıyla oldukça ilgimi çekti. Ama her gittiğim noktayı Facebook’tan güncellemeyi gereksiz bulduğumdan bu bilekliği kullanmadım.

Devamını oku…

13 Temmuz 2011 | Kategoriler: Öte Diyarlar

18 Mart’ta Facebook hesabımda Çanakkale’ye fantastik / mitolojik bir bakış atmışım. Göz gezdirirken hoşuma gitti, buraya da koymak istedim.

Avalon’un sisleri aralandı; gözü yaşlı periler uğurladı savaşçılarını bilinmeyen bir savaşa… Şifa bahşedebilmeyi dilediler uzak diyarlara, lakin yetmedi kudretleri bunu başarmaya…

Sömürge bir devletin evlatları, yeni sömürgeler yaratmaya yola çıktı dünyanın öte tarafından…

Börteçine göründü ilerideki uçurumun ucunda… Üzerine gelen ejderhaya kafa tutarcasına uludu tüm kudretiyle… Ejderhanın çığlığıyla birleşti sesi ve yükseldi göğe…

Tanrılar yer yüzüne indiler birer birer; Morrigan nefesini bahşetti savaşçılarına, Danu rüzgarıyla kör etti herkesi… Arthur çıkageldi elinde Excalibur ile.

Enlil ve Ea indi göklerden, kendi topraklarında yapılan bu savaş da neyin nesiydi böyle? Kararları kesindi; yok edeceklerdi herkesi… Lakin doğudan duyulan çatallı bir sesin son melodisi çağırdı son savaşçıları yeryüzüne…

Kayra Han geldi önce; yanında Attila’yı getirmişti. Kök-tengri indi Oğuz’la beraber. Ve yerden yükseldi Erlik Han!

Tarihin en büyük savaşı gerçekleşti ardından;
Kazanılan bir savaş, kaybedilen evlatlar…
Altay Dağları’ndan gelen gençle yan yana yatar şimdi yeşil diyarlardan gelen…

“Cesur milletlerin, cesur evlatları
Huzur içinde yatın sonsuza dek, selam olsun her birinize…”

27 Haziran 2011 | Kategoriler: Ölçme ve Değerlendirme

Bazen öyle tesadüflerle karşılaşırız ki yüzümüzü gülümsetir. Öyle ki, babamın Ölçme ve Değerlendirme’nin temel kitaplarından birini alıp, üzerine Eren Can 4 Yaşında yazması ve benim 17 yıl sonra Ölçme ve Değerlendirme alanında çalışmaya başlamam bu tesadüflere en güzel örneklerden biridir. :) Not: Onca kitap içerisinde adım sadece bu kitapta geçmekte.

 

20 Haziran 2011 | Kategoriler: Müzik

Iron Maiden ve Alice Cooper gibi babaları göreceğim bir etkinlik öncesi heyecanın zirvelerindeydim. Ancak buna rağmen İstanbul’a hergün gelmiyorum diyerek konser alanı öncesi Gerekli Şeyler’e uğramayı ihmal etmedim. Death Note Black Edition – I; D&D: Races of Stone ile Thor t-shirt’ü ve Superman anahtarlığının gerekli olduğunu düşünerek inventoryme dahil ettim. Cüce karakterlere hayran birisi olarak, Races of Stone harika oldu. Morgul bıçağının fiyatı 450 TL olmasaydı onu da oracıkta alıverecektim. En azından bıçağı elimde tuttum falan, Yüzük Tayfı gibi hissettim kendimi bir anlığına ne yalan söyleyeyim. One Piece’ten Luffy’nin Action Figür’ünün bütçemin dışında olması ise ayrı bir burukluk yarattı. Gerekli Şeyler’den çıktıktan sonra Küçükçiftlik Park’ın yolunu tuttum.

Devamını oku…

17 Haziran 2011 | Kategoriler: Genel

Her şey weather.com’dan hava durumuna bakmamla başladı…

Gidiyordum, valizime neler koyacağıma karar verme sürecini kadınların yaşadığı gibi yaşamadım; bulduğum birkaç giysiyi atıverdim öylece. Erkekler gezi hazırlığı yaparken elektronik eşyalara daha çok zaman ayırırlar. Ben de öyle yaptım, netbookumu, fotoğraf makinemi, cep telefonumu ve mp3 çalarımı güzelce valizime yerleştirdikten sonra yola çıkmaya hazırdım.

Devamını oku…

20 Mayıs 2011 | Kategoriler: GNU/Linux

Broadcom markalı kablosuz ağ kartımı Pardus ile kullanamamıştım. Ancak

sudo modprobe wl

komutu ile Pardus’un kartımı tanıdığını ve kablosuz olarak internete bağlanabildiğimi gördüm. Bununla birlikte bilgisayarı her yeniden başlatışımda kablosuz ağa bağlanmak için aynı komutu tekrar vermem gerekiyordu. Ubuntu için çözümler sunulmuştu, ancak Pardus için bu sorunu nasıl çözeceğimi bulamadım bir türlü. Son olarak buradan edindiğim bilgi ile sorunu çözmeyi başardım.

Terminale

sudo gedit /etc/modules.autoload.d/kernel-2.6

yazdıktan sonra, açılan dosyanın en altına wl yazarak kaydettim ve sorunumu çözdüm.

Kendime not olsun.

19 Mayıs 2011 | Kategoriler: GNU/Linux

İlk Linux deneyimimi Mandrake ile yaşamış, daha sonra aralıklarla Linux kullanmaya devam etmiştim. Bu süreçte Pardus bende ayrı bir yer edinmeyi başarmıştı. Öncelikle TÜBİTAK destekli ve Türkiye merkezli olması (milli ya da ulusal demiyorum, çünkü bu özgür yazılım felsefesine aykırı) beni Pardus’a çeken en önemli etmenlerdi. Ancak KDE kullanması ve kararsızlıkları nedeniyle uzun süre kullanmayıp Ubuntu’ya geçiş yapmıştım. Gnome’un sadeliği ve Ubuntu topluluğunun büyüklüğü sebebiyle de bugüne kadar Ubuntu ile devam ettim. Ancak Ubuntu 11.04′le birlikte Unity’nin gelmesi, Ubuntu’nun kararsızlaşması, Ubuntu One’ın kodlarının kapalı olması beni farklı dağıtımlar aramaya itti.

Bilgisayar mühendisi değildim, dolayısıyla her şeyi benim yapmamı bekleyen bir dağıtım olmamalıydı. Arch Linux ve Debian’a bu yüzden hiç bulaşmadım. Birçok dağıtımı denedikten sonra, Ubuntu’daki alışkanlıklarımı aradığımı farkettim. Ancak artık kararımı vermiştim, bir süreliğine bile olsa Ubuntu’dan farklı bir dağıtım deneyecektim. Sonra Pardus’un ÇoMaK projesi geldi aklıma. Pardus için KDE’den bağımsız bir dağıtımdı amaç. Gnome, Xfce, Lxde, Enlightment gibi farklı masaüstü ortamlarını destekleyen bir Pardus çıkaracaklardı ortaya. Proje ne alemde ilerliyordu, fikrim yoktu. Hemen kısa bir araştırma yaptım ve Gnome ile sorunsuz bir şekilde çalışabildiğini gördüm. Ardından da Pardus’u indirip kurdum.

Şimdi Gnome’lu bir Pardus’um var. Oldukça memnunum. Bazı eksiklikleri yok değil, ancak zamanla bu eksikliklerin de giderileceğini düşünüyorum. Nazar boncuğu üstünde, tezimle ilgili çalışmaları yapmaya koyulabilirim artık. :) Broadcom olan wireless kartımı tanımamıştı,

sudo modprobe wl

ile bu sorunu da çözdüm.

Ubuntu’da bir türlü Clementine denemeye fırsat bulamamıştım, Pardus ile ön tanımlı olarak geldiği için Clementine’i de kullanmış oldum ve daha önce denemediğim için hayıflandım. Gerçekten müzik dinlemek için harika bir yazılım olmuş. AmaroK’un daha hafifi, Gnome’a daha çok yakışanı. :)

Bakalım ilerleyen günler ne getirecek, merakla bekliyorum…